Şərif Yılmaz – İslamiyetten Önce Türklerde Kadın …

43760006_2041852552538335_4315784933764235264_o (1)Herşeyden önce bir gerçeğin altını çizmek gerekir ki; kadın olmasaydı, insanlıkta olmazdı.

Eski Türk toplumlarında aile en önemli sosyal birlik olduğundan, ailenin temelini teşkil eden kadın, Türk destanlarında ve Türk felsefesinde öyle yüce bir mertebeye kurulmuştur ki, kadını bir yüksek varlık haline getiren töreye ve kültüre hayran olmamak mümkün değil. Kadın, erkeğin tek eşi ve çocuklarının annesi olduğundan başka,  önemli bir görev ile de görevlendirilmiştir. O, Türk Milleti’nin tek bereket kaynağı olarak değerlendirilmiştir. Kadına, o kadar büyük değerler ve haklar verilmiştir ki, Türk hanları ve hakanları eşlerine, otağlarında huzurlarına çıkarılan diplomat misafirlerinin karşısında bile, bir şeref abidesi gibi davranırlardı ve davranılmasını da teşvik edip muhataplarından isterlerdi. Türk destanlarında kadın, ilahi bir varlık konumuna yükseltilmiştir. Öyle ki, erişilmezliği, sadakati aile öğretmenliği, dokunulmazlığı, onur ve şeref kaynağı olması, onu her zaman ister aile, isterse toplum içinde yüksek değere sahip kılmıştır. Türklerin en eski destanlarından biri olan Yaratılış Destanı’nın da Yaratdan’a ilham veren ”Ak Ana ” adında ki kadındır.

Oğuz Kağan Atamızın kutlu eşlerinden biri mavi bir ışıktan, diğeri ise,kutsal bir ağaçtan doğmuş olağanüstü kadınlardır. Bilge Kağan kitabesinde Kağan, ” Sizler, Anam Katun, büyük annelerim, hala ve teyzelerim, prenseslerim..” sözleri ile hitabına başlar. Eski Türk inancına göre ”Han ile Hatun” gök ve yerin evlatlarıdır. Kadının yeri yedinci kat göktür. Eski Türk destanlarında kadın, erkeğinin her daim yanındadır. Kadın erkeğinin güç ve ilham kaynağı kabul edilirdi. Türk kültüründe destan kahramanları, iyi ata binen, iyi savaşan, iyi kılıç kullanan kadınlarla evlenmek istemektedirler.  Örnek olarak Korkut Ata’nın Bamsı Beyrek hikayesindeki Banu Çiçek Katun’u verebiliriz. Eski bir Türk atasözü; ”Birinci zenginlik sağlık, ikinci zenginlik iyi bir kadındır” der.

Savaşta kadınların düşman eline geçmesi büyük bir utanç sayılırdı. Öyle ki, kadını esir düşen bir erkek, kadınını esaretten kurtarmadan elinde ve obasında yaşamazdı. Oğuz Kağan destanından öğrendiğimize göre, kadına şiddet ve kadını zorlama çok büyük suç sayılmış, ırza tecavüzün cezası ölüm veya gözlere mil çekilmesiydi. Bazı bölgelerde ise, tecavüzcünün, içi oyulmuş, alt tarafı kapalı bir kütüğün içine yerleştirilip kendi dışkısında zehirlenip ölmesi sağlanırdı. Arap gezgini Ahmed bin Fadlan: Türklerin tecavüz suçlusunun bacaklarından çapraz bağlanmış iki ağaca bağladığını ve ipin kesilmesi sureti ile bacakların ayrıldığını hatıralarında belirtir. Yine Arap gezgini olan İbn’i Batuta şöyle der; “Burada tuhaf bir hale şahit oldum ki o da Türkler’in kadınlarına gösterdiği hürmetti. Burada kadınların kıymeti ve derecesi erkeklerinden daha üstündür.” Şunu asla ve kat’a unutmamak gerekir ki, bütün bu yazdıklarımızın yaşandığı dönemlerde, gerek Avrupa’da gerekse bütün peygamberlerin indirildiği Arap dünyasında kadın sadece ya köle ya da cariyedir. Yine çok enterasandır ki; o dönemde bilinen dünyanın hiç bir bölgesinde kadın erkeğin önünde yürüyemez ve önünden geçemezken bile, Türkler’de kadın erkeğinin yanındadır.

Kağanın buyrukları yalnız “Kağan buyuruyor ki” ifadesiyle başlamışsa geçerli kabul edilmezdi. Yabancı devletlerin elçilerinin kabulünde hatun da hakanla beraber olurdu. Tören ve şölenlerde kadın, hakanın solunda oturur siyasi ve idari konumlardaki görüşlerini beyan ederdi. Mesela, büyük Hun İmparatorluğu adına Çin ile ilk barış antlaşmasını Tanrıkut Mete Han’ın Katunu imzalamıştır.  Ebul Gazi Bahadır Han, “Secere-i Terakime’de,” Oğuz ilinde, yedi kızın uzun yıllar beylik yaptığını anlatmaktadır. Beylik yapan bu kızların isimlerini şöyle sıralamıştır: “Boyu uzun Burla, Barçın, Salur, Cumartesi Hatun, Küni Körkli, Kerç buladı, Kuğatlı hanım. Kadının yüceliği ve zirveye yerleştirilmesi, Altay Dağları’nın en yüksek tepesine “Kadınbaşı” ismi verilerek yaşatılmıştır.

Eski Türklerde kadın, miras hakkına da sahipti. Kadının kendine ait mülkü mevcuttu. Kadının bunu istediği gibi kullanma hakkı vardı.

turk-kadiniEski Türklerde koca karısını boşayabildiği gibi, kadında kocasını boşayabilirdi. İslamiyetten önce, Türk toplumlarında kadınsız bir iş görülmezdi. Kadın erkeğin tamamlayıcısı olurdu. O, sürekli erkeğinin yanında onunla omuz omuza mücadele ederdi. Türk milletinin İslam öncesi kendi kadınına verdiği değer, hiç de diğer milletlerle aynı değildi. Onlarda kadına yaklaşım tamamen farklı ve acınacak haldeydi. Cahiliye döneminde Araplarda, kadının kocasının yanındaki değeri, alınıp satılan bir maldan farksızdı. Arap erkeği asla kadını ile bir arada oturmaz, onunla yiyip içmez ve kararlar kabul etmezdi. Hatta, bir ara kız evlatlarını diri diri toprağa gömen peygamberlerin gönderildiği Arap milleti değil miydi.?

O dönemin bilinen coğrafyasında böyle olmasına rağmen, Türklerde kadın, idare eden, yöneten ve karar mekanizmasında son mercidir… Eski Türk kadını tam bir birey gibi, Roma kadınından daha fazla haklara sahipti. Roma hukuk kurallarına göre kadın, kendi malı, mülkü üzerinde hüküm veya vasiyet yapamazdı. Roma kanunları kadını tam kabul etmiyordu. Onu noksan akıllı sayıyordu. Roma’da dul kadının evlenmesi suç sayılırdı. Çin’de yeni doğan bebek, oğlan olduğu takdirde pahalı parçalara, kız olunca ise bez parçalarına sarılırdı. İran’da ise kanları değişmemek için yakın akrabalarla evlilik uygun görülmüştür. Dolayısıyla zamanla anne ve kız kardeşleri ile evlenenler de ortaya çıkmıştır.

Bundan yüz ya da yüz elli yıl yıl öncesine kadar dünyanın birçok bölgesinde kadın, erkeğin sofrasına oturma hakkına sahip olmadığı gibi, sorulmadan söze başlaması da caiz değildi. Kocası başının ucuna büyük bir sopa asardı ki, karısı ne zaman bir emrini yerine getirmezse onu kullansın. Kadının sözü, asla kızının yanında bile geçerli sayılmazdı. Erkek çocukları ise, analarına ev içinde bir hizmetçi kadından fazla değer vermezlerdi.

”  Dünyamızın büyük bölümünde durum böyle iken, başka ulusların kadınları ile birlikte Türk kızları ve kadınları, toplumun şerefli bir ferdi olarak itibar görmüşlerdir.

Türk kadınının böyle ihtişam içinde, saygı görerek yaşaması, Türk karakter ve kültürünün yüksek değerlere layık olduğunun bariz örneğidir. Kadın insanlığın anasıdır. Ona değer vermek tüm toplum ve toplumların en öncelikli görevi ve borcudur!

Samsun Haber

Yazıya 875 dəfə baxılıb

Şərhlər

Şərh

Pin It

Comments are closed.